Bugun...

Hami KIRANARTLIOĞLU
TUĞÇE...
Tarih: 01-01-2018 11:08:00 Güncelleme: 01-01-2018 11:08:00


Tuğçe her denizci çocuğu gibi. Babasına hasret büyüdü. Gölcük'teki lojmanın penceresinde oturur, yolunu gözlerdi. Seyir dönüşlerinde ise bayram havası olurdu. Babasının geleceği sabahı zor ederdi, bütün gece heyecandan uyuyamazdı. Annesi tertemiz giydirirdi. En yeni ayakkabı hangisiyse o ayakkabı seçilirdi. Saat belli olurdu. O saatte Poyraz Limanı’na koşarlardı. Gemi uzaktan görünürdü ama ağır ağır yaklaştığı için zaman geçmek bilmezdi. Bembeyaz kıyafeti ile gemiden inerken gördüğünde ‘İşte benim kahramanım geliyor’ derdi, öyle hissederdi. Tören kurallarını, komutanları filan boş verip kucağına atlardı.
   * * * * *
   Tuğçe büyüdü, üniversitede Yasin'e âşık oldu. Allah’ın emri peygamberin kavli, tam nişanlanacakları sırada... Asrın iftirası atıldı, o uğursuz dönem başladı. Babası tutuklandı. Nişan yüzükleri takıldı ama babası tekrar tutuklandı düğün iptal oldu. Ucu açık, sonu belirsiz, kahredici bir süreç başladı... Ne ceza verilecek, kaç sene yatılacak, hukuk söz konusu olmadığından, kimse kestiremiyordu. İstemeden de olsa kızının en mutlu gününe engel olmak, bir babanın taşıyabileceği yükten ağırdı. Açık görüşte aldı kızını ve müstakbel damadını karşısına ‘Burada rahat olmamı istiyorsanız, lütfen yuvanızı kurun’ dedi. Babanın isteği, bir evladın taşıyacağı yükten ağırdı ama babası için o sorumluluğu taşıdı. Ağlaya ağlaya Üsküdar evlenme dairesine gittiler, işlemleri yaptılar. Gelin adayının hıçkırıklara boğulduğunu gören memur, genç kızı zorla evlendiriyorlar sanmıştı...
   * * * * *
  
Nikâh salonunu girdi. Gözüne ilk olarak o kırmızı beyaz çelenk ilişti. Kırmızı karanfillerle süslenmişti, üzerinde beyaz bir ÇIPA vardı. ‘Kızıma mutluluklar dilerim’ yazıyordu. Nikâh masasına oturdu. Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. Nikâh memuru babasının ismini sordu. Gölcük'teki Poyraz Limanı’nda koşa koşa babasına sarılan o minik kızın yaşadıkları, film şeridi gibi gözlerinin önünden geçti. Gurur duyduğu ismi fısıldadı ‘Cem Aziz Çakmak’ dedi. İstanbul İstanbul olalı böyle nikâh görmemişti. Davetliler ayakta alkışlıyor, her kes ağlıyordu.
   * * * * *
   Çıktılar nikâh salonundan el ele, doğruca Hasdal Askeri Cezaevi’nin yolunu tuttular. İçeri girdiler, bahçeye. Tuğçe’nin duvağı kapalıydı. Kızını gelinlikle gören baba, bir süre öylece kalakaldı. Birbirlerine bakıyor, konuşamıyorlardı. Sessizliği Tuğçe bozdu,’Babacığım duvağımı açmayacak mısın?’ dedi. Baba kendine geldi, açtı duvağı, alnından öptü. ‘Ne güzel olmuşsun kızım’ dedi, ‘Bir kuğu gibi...’ Babasının arkadaşları, tutuklu amiraller, generaller, albaylar alkışlıyordu. Hepsinin aklında, kendi aileleri, kendi çocukları vardı. Çalınan ömürlerini düşünüyor, dişlerini sıkıyor, gülümseyerek belli etmemeye çalışıyorlardı. Aralarında para toplamışlar, hediyeler almışlardı, takı töreni misali, tek tek geline verdiler. Kurmay subaylar, cezaevindeki düğünü en ince ayrıntısına kadar hesaplamış ve hazırlamışlardı. Çünkü sadece bir saat izinleri vardı. Tutuklu komutanlar karşı karşıya dizilip, koridor oluşturdu, gelinle damat el ele tutuşup koridordan içeri girdi. Bahçede düğün salonu atmosferi yaratılmıştı. Hasdal Cezaevi’nde ki tüm masalar birleştirilmiş, masaların üzerine, bahçeden toplanan çiçekler, yapraklar serpiştirilmişti. Düğün pastası vardı. Müziksiz olmazdı. Koramirallerden biri gitar çaldı... Baba kız yanak yanağa dans etti. Sayılı dakikalar akıp gitti, ayrılık vakti geldi. Komutanlar yine koridor oluşturdu, gelin damat gözyaşları ile uğurlanırken, hep bir ağızdan ‘Oğlan bizim kız bizim’ tezahüratı yapıyorlardı. Tam kapıdan çıkarlarken, Tuğçe durdu, geri döndü ‘Gelin çiçeğimi atmayı unuttum, bu çiçeği hepinizin özgürlüğü için atmak istiyorum’ dedi. Kimse bunu beklemiyordu, adeta ıslık çalmış gibi bir sessizlik oldu. Hasdal Cezaevi’nin az önceki şen şakrak bahçesinde çıt çıkmıyordu. Tuğçe arkasını döndü, çiçeği omzunun üstünden fırlattı. Bir tuğamiral kaptı ve kaptığı gibi Tuğçe'ye uzattı ‘Özgürlük çiçeği demir parmaklıklar arkasında kalmasın, lütfen evinde bizim için kurut, sakla, biz özgür kalınca gelip senin evinde görelim’ dedi.
   * * * * *
  Tarih boyunca utançla hatırlanacak olan dönemin asla unutulmayacak düğünü böyle sona erdi ve Tuğçe, kahrından kanser olan babasını bugün toprağa veriyor. Ramazan mübarek gün beddua etmeyelim ama bu yapılanlar, bunu yapanların yanına kalırsa zaten bu canlı cenaze ülke için dua etmeye de, beddua etmeye de gerek kalmamış demektir.
  NOT; Yılmaz Özdil, Kadın Kitabından...
   * * * * *

   Benim defalarca okuyup, duygulandığım bu yazıyı sizlerinde okumasını istedim. Lütfen siyasi gözlüklerimizle değil, insani duygularımızla okuyup düşünelim, düşünüp, nerede hata yaptık diye sorgulayalım. Adalet terazisi saparsa insanlık ölür. Adalet her kese bir gün lazım olur. 2017’nin son yazısı olarak adaletsizliğin geride kalıp, 2018’de adaletli, vicdanın ve insanlığın sesinin duyulduğu, mutlu, huzurlu bir yıl olmasını diliyorum.

 

 



Bu yazı 1017 defa okunmuştur.

YORUMLAR



YAZARIN DİĞER YAZILARI