Bugun...

Hami KIRANARTLIOĞLU
TALAS'TA SON BAHAR. BAĞDAN İNME VAKTİ
Tarih: 09-10-2019 10:14:00 Güncelleme: 09-10-2019 10:14:00


Sabah kahvaltısını yapmış, hanım evi toparlayıp kış için hazırladığı reçelleri, turşuları, salamura yaprakları, ceviz vs. azıkları bodruma yerleştirmekle meşgulken ben de hayatımda Kayseri’de görmediğim kadar sıcak (45 dereceler) kurak ve uzun bir yazın ardından, yazın köşe bucak saklandığımız güneşin son demlerinin keyfini çıkarmak için bahçeye kurulup son baharın keyfini almak istedim.
   * * * * *
  
Duvarları saran sarmaşıklar yeşil, sarı, kahve, yakut rengini almış yaprakları ile renk cümbüşüne dönüşmüş daha dün temizlediğim çimlerin üzeri kestane, ıhlamur, hanım eli, fındıkların rengârenk yaprakları ile kaplanmıştı... Bu güzelliklere dalmışken sessizlik dikkatimi çekti. Baharda bizim bahçelerin olduğu bölge, ulu ağaçların içinde, ana yoldan da biraz uzak, elmacıktan kanaryaya, bülbüle kadar her cinsten ötücü kuşların serenat yaptığı bir bölge olduğu için kuş seslerine alışıktık. Şimdi ise serçeler, kumrular ve bet sesli küçük kuşları avlayan alıcı kuşların sesinden başka ses duyulmuyordu. Bu güzel küçük rengârenk, bestekâr kuşlar sonbaharda nereye giderler diye düşündüm. Göçmen olabilirler mi diye kendi kendime sordum cevabını veremedim. Topladığımız ceviz ağaçlarının tepesinde kalan cevizleri atlaya zıplaya toplayan sincapları sessizce ve zevkle takip ettim. Cevizleri kışın yemek umuduyla toprağa gömüyorlardı. Şehrin üzeri kış gelmemesine rağmen sislenmeye, Ali Dağı ise yanan ya da yakılan ağaçlarla kararmaya başlamış olduğunu gördüm. Ağaçlandırmak için ne emekler verildiğini düşünüp çok üzüldüm.
   * * * * *
  
Sonbahar insanlara hep hüzünlü gelmiştir. Tüm şairler, yazarlar, bestekârlar hüzün dolu eserlerini, duygularını sonbaharla özdeşleştirmişlerdir. Düşüncelere dalmışken bir anda sonbahar ile ilgili onlarca şarkı geldi aklıma.
- Seninle bir sonbahar mevsimi idi tanışmıştık
- Yine hazan mevsimi geldi
-Güz gülleri... Bütün kuşlar vefasız, mevsim artık sonbahar gibi... Ben de her zaman olduğu gibi çocukluğumun güzüne, bağdan indiğimiz günlere gittim. Başka şehirlerde yapılır mıydı bilmiyorum ama Kayseri’de dağların yüksek tepelerinde bağdan inme zamanının geldiğini işaret eden alamet (ÇIRA) büyük bir ateş yakılır, akşamın alaca karanlığında her yerden görünür, biz çocuklarda ‘Alameti yaktık, keyfine baktık, bağımızın anahtarını Ali Dağı’na attık…’ diye tekerleme söylerdik.
   Tarihini tam hatırlamıyorum ama ağustos sonu olsa gerek, aslında Kayseri’de yaşayan Ermenilerden kalma, Meryem Ana’nın göğe çekildiği gün yakılan ateşten kalan bir ritüel olduğu söylenir. Şimdilerde unutulmuş bir adettir. Unutulan sadece bu adet mi? Eskiden bağlara ulaşım eşeklerle olurmuş, benim çocukluğumda üstü açık kamyonlarla sabah ezanı vakti belirli yerlerden yolcular balık istifi, çoğunlukla gençler ve çocuklar ayakta, yaşlılar tahtalar üzerine oturarak yolculuk ederler, akşamları da aynı kamyonlar bağların muhitine göre, kağnı pazarı, amele pazarı vs. gibi yerlerde toplanır bağa gidilir, saatini kaçıran yayan yapıldak yola koyulurdu.
   Yakın akrabalarda (o zamanlar taksi sayısı sınırlı, olanlarda alım gücüne göre çok pahalı olduğu için) bağa misafirliğe geleceği zaman aynı kamyonlarla gelmek zorunda idi. Dolayısıyla yatıya gelinir, ertesi sabah ya da ne zaman döneceklerse o sabah kamyonla dönerlerdi. Misafir geldiği gün ocak ateşinde ağır ağır ocakta üzerine çul örtülerek, yamula patlıcanından, kaburga etinden özel yapılan Pehli pişirilir (Özel bakır kulplu büyük tavada önce etler kızartılıp, yine özel bakır pehli tenceresinde yavaş yavaş 4 saatte pişirilir) beyaz üzümün arkası görülen ince yapraklarından kalem gibi yapraklar sarılır, el kesme kadayıf ya da Nevzine yapılır, bakır sinilerde ocaklarda hafif is sinmiş, gevrek tadına doyulmaz su börekleri yapılır, ambar kavunu ya da Yeşilhisar karpuzu ile ziyafet tamamlanırdı.
   Gündüzleri hanımlar sabah kaflesi ayrı, ikindi kaflesi ayrı komşulara sesli ‘huu’ diyerek seslenir, komşudan komşuya sesli haberleşme ile haber verilirdi. Şimdiki gibi kale surları gibi yüksek, birbirinden kopuk, kapısı kapalı bağcılık ve komşuluk yoktu.
  Biz çocuklar istediğimiz eve kendi evimiz gibi girer, ekmek kazanından bazlamayı kapar üzerine sarımsak sürer, domates doğrar ya da çaman sürer, dutla yerdik. Sevgi, saygı, bir birinin hastasına, sağına sahip çıkılır, sevinçler ve hüzünler birlikte yaşanırdı. Adeta kollektif, sosyal dayanışmalı bir yaşam sürülür, kimin neyi eksikse teklifsizce istenir, alıp verilir lafı bile olmazdı... Bağ komşusu Ahiret komşusu denirdi. Şimdi ise kale surlarının ardına gizlenmiş villa gibi duvarlarını etrafı bir birlerini görmeyelim diye nezaketsizce ve bir birlerinin manzarasını kesercesine dikilen yüksek ağaçlarla çevrili. Gidip gelmenin, oturmaların kalmadığı, biten komşuluk ilişkileri ile güya bağcılık yapıyoruz. Birbirimize Allah yılına güle güle kavuştursun bile demeden, bir birimizden habersiz bağdan iniyoruz.
   İstemiyorum lüks bağ evlerini, ben çocukluğumun tol, ötme, seki, mutlaktan oluşan, gerçek dostlukların, komşulukların, sevgi ve saygının, kimsenin bir birine hava atmadığı, kükürt, seygalan Ali Dağı ya da Yılanlı tepelerinde alamet yakılan bağları mı istiyorum...
   Yeni çıkmış delikli naylon ayakkabılar giyer, ayaklarımıza dikenler batar, yaz sonunda kuşak kısımlarından dolayı ayaklarımız güneş yanığından dolayı siyah beyaz iz olur, hamamda dahi izler çıkmazdı. Nali’nin yerini Tokyo terlikler almıştı.
   Fener’in yerini Lux almış, pilli radyodan Ajans dinlerdik.
   Hanım işini bitirmiş elinde tepsiyle seslendi,
   - ‘Nerelere daldın, kahve hazır’
   Beni daldığım çocukluğumdan uyandırdı. Allah senesine hayırlısı ile göçmeyi nasip etsin diyerek bağdan iniyoruz…



Bu yazı 416 defa okunmuştur.

YORUMLAR



YAZARIN DİĞER YAZILARI